|
İngiltere zor bir kararın pençesinde kıvranıyor haftalardır...
Kararın konusu 11 aylık bir bebek...
Adı: Charlotte...
33 yaşında bir baba ile 23 yaşında bir annenin çocuğu...
Charlotte 26 haftalıkken, yani 3 ay erken doğmuş.
Boyu ve ağırlığı bir kalem kadar: 13 santim ve 500 gram...
Doğduğu andan beri bir oksijen çadırında yaşıyor.
Görmüyor, duymuyor, tanımıyor, hiçbir tepki vermiyor.
Ememiyor; tüple besleniyor.
Nefes
alamadığı için 5 kez solunum cihazına bağlandığından ciğerleri zarar
görmüş. Doktorları, yeni bir solunum krizinde bebeği 6. kez cihaza
bağlamayı reddediyor. Bu sancılı işlemin bebeğin ömrünü en fazla birkaç
ay daha uzatacağını, mucize eseri yaşasa bile bunun, acılar içinde bir
yaşam olacağını söylüyorlar.
Tıp, Charlotte için yapılacak en iyi şeyin onu "uyutmak" - yani yaşamına son vermek - olduğu görüşünde...
* * *
Ancak aile aynı fikirde değil:
Wyatt ailesi, bebeklerini "bir savaşçı" olarak görüyor ve yaşaması için her şeyin yapılmasını istiyor.
Baba
Darren Wyatt'a göre, doktorların aylar önce "ölür" dediği bebekleri
hala yaşadığına göre "Tanrı'dan bir mucize beklemek yanlış olmaz".
Anne
Debbie ise sadece 10 dakika kucağına alabildiği bebeğinin, onun
sıcaklığını hissettiğini, elini tuttuğunda parmağını sıkarak onu
tanıdığını gösterdiğini söylüyor.
Wyatt
çiftinin 2 yaşında bir oğulları daha var. Anne, halen üçüncü çocuğuna
hamile... Ayrıca babanın ilk evliliğinden 3 çocuğu var.
Fakat Charlotte'un "fişinin çekilmesine" razı olmuyorlar.
Koyu
Hıristiyan inançlara sahip olan aile, İsa fotoğraflarıyla bezenmiş bir
oksijen çadırında yatan bebeklerini solunum cihazına bağlamayı reddeden
doktorlar aleyhine dava açıyor.
Yargıç, mahkemede babaya şunu soruyor:
"Bir hayat her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar korunmalı mıdır?"
Baba "Evet" diye yanıtlıyor bunu:
"Ben mucizelere inanırım. Birini sevmek üzere yetiştirilmişseniz, 'Bu yumurta çürük, yenisini alın' diye atamazsınız."
* * *
İlgiyle izlenen mahkeme, kararını önceki gün açıkladı:
Yargıç, "Bu bebeğin acılar çekerek yaşaması için bir gerekçe görmüyorum. Huzur içinde ölmeli" dedi.
Karara
göre doktorlar, Charlotte'a ailesiyle yan yana, huzur içinde
ölebileceği bir ortam sağlayacak ve kalbi durursa müdahale etmeyecek.
Charlotte'un ailesinin gözyaşlarıyla karşıladığı bu karar tartışmayı hepten büyüttü.
Zor soru şu:
Bir bebeğin - hatta muhakeme yetisini yitirmiş bir yetişkinin - hayatına dair karar verme hakkı kimindir?
Ailesinin mi?
Tıbbın mı?
Yargının mı?
Sağlıklı bir yaşama sahip olamayacağı ortadayken, bir bebeğin ailesinin ısrarıyla acılar içinde büyütülmesi doğru mudur?
Ya da tersine, bir bebeğin özürlü olarak yaşaması mümkün iken, ailesinin isteğiyle ölüme gönderilmesi ahlaki midir?
Bebeğin
büyüyünce ölümü zor bir yaşama tercih etmesi ya da her şeye rağmen
hayatı seçmesi mümkün olduğuna göre, onun adına bu zor kararı kim
verecektir?
"Ölüm" de "yaşam" gibi bir hak ise bilincimiz yerinde değilken bu hakkı bizim adımıza kim kullanacaktır?
Oksijen
çadırında ölümü bekleyen kalem kadar bir bebek, doktorları, hukukçuları
ve toplumu birbirine düşüren bu etik tartışmayı ateşleyiverdi işte...
Can DÜNDAR... |